<p><strong>Kurtul Gülenç - Önder Kulak</strong></p>
<p>Distopya temasının ekranlarda artık seyircinin ilgisini eskisi kadar çekmediği aşikâr. Zira içinde yaşadığımız çağın koşulları, bu distopik ufkun içerimlerini çoktan aşmaya başladı bile. Örneğin hemen her distopya filminde rastladığımız toplumun bir bütün olarak tecrit altına alınma çabası, şimdilerde anbean ilerletilen faal bir mekanizma olarak kendini hissettiriyor.</p>

<h2>TECRİT</h2>
<p>Tecrit, bir kişinin ya da topluluğun kendini yeniden-üretme olanaklarının mümkün mertebe sınırlanarak yalıtılması ve bedensel, bilişsel ve ruhsal yapısının değişimi veya en azından etkisiz kılınması, ayrıca başkalarıyla bir araya gelmesinin engellenmesi hedefiyle baskı ve zor uygulanması şeklinde nitelenebilir. Böylesi bir tanım doğrudan hapishanelerdeki güncel esaret koşullarını çağrıştırıyor. Ne var ki tecrit, günümüzde hapishanelerin çok daha ötesine uzanan bir politika ve saldırı mekanizması olarak kullanılır. Adorno’nun “açık hava hapishanesi” <sup><strong>[1]</strong></sup> nitelemesine uygun biçimde kapitalist toplumun kurucu özneleri, baskı ve zor kullanımına dair Auschwitz Toplama Kampı ve sonrasında elde ettikleri birikimi, şimdi çok daha ileri formlar oluşturmak için değerlendiriyorlar. Öyle ki artık toplumların bir bütün olarak tecrit altına alınmaya çalışıldığı açıkça savunulabilir.</p>
<p>Tecritle toplumun bütününü kuşatma istemi, özellikle son birkaç on yılda iletişim, güvenlik ve savunma alanlarında sağlanan teknolojik gelişmeler sayesinde, salt bir tasarı olmaktan çıktı. Bu kuşatmayla bireyin çalışma zamanından boş zamanına kendi yaşamı üzerindeki kuruculuğunun bastırılıp olanaklarının budanarak, varoluşunun neredeyse tümden işgal edilmesi ve en sonu bir “çıplak hayat” derecesine indirgenmesi amaçlanır. Bireyin görünür ve görünmez duvarlar ve parmaklıklar arasında, “hücresinde” tek başına kendisinden istenenleri yapması beklenir sadece. Başka bir deyişle, Agamben’in Auschwitz’e atıfla işaret ettiği Muselmann profili yeni imkanlarla bireyin tecridinde toplumsal bir model kılınmaya çalışılır.<sup><strong>[2]</strong></sup></p>
<h2>DARALTILAN SINIRLAR</h2>
<p>Bugün artık bireyin yaşam alanları Planet Labs gibi uydu sistemleri ve Londra’daki gibi yüz ve davranış tanıma özellikleri kazandırılmaya başlanan güvenlik kamera ağlarıyla sürekli takip altında tutuluyor. Yanı sıra, şehir merkezlerinde ve emekçi semtlerinin etrafında yerleşik merkezlere ek olarak gezici karakollar ve kontrol noktaları, kimi zaman sınır belirleme, kimi zaman müdahale için kullanılmak üzere sürekli hazır. Trump’ın bu polis/asker yığınağını ABD’de yerleşik kılma hayali, aslında uzun süredir pek çok ülkede sıradanlaşmış halde. Bunca silahlı kişinin hemen her yerde hazır bulunmasına karşın, adli suçlarda rastlanan artışlar ise tesadüf değil. Zira Marx’ın geçmişte Fransa için işaret ettiği<sup><strong>[3]</strong></sup> gibi, lümpenlerin iktidardan aldıkları pay giderek artıyor. Lümpenler hem işledikleri suçların düzenli icrası hem de gerektiğinde örgütlü biçimde seferber olma marifetiyle, halk karşısında başlı başına bir bastırma unsuru olarak kullanılıyorlar. Bunlara ek olarak, muhalefet içeren her türden eylemin ve hatta konser, festival ya da başka sosyalleşme etkinliklerinin yasaklanması ve engellenmesi de bireyin halihazırda yoksunluklarıyla belirlenmiş sınırlarını daha da daraltma amacı taşıyor. Örneğin kimi ülkelerde sadece bir gün içinde bile onlarca eylem ve etkinlik yasaklanabiliyor.</p>
<p>Bireyin çalışması için belirlenen uzamlar da bu tablonun dışında değil. İşçilerin Amazon, Safetrac ve niceleri gibi en ağır örneklerin yaşandığı mecralardan aktardıklarına bakılırsa, işçileri anlık kontrol altında tutan kameralardan zamanlamayla mühürlenen tuvalet ve mola alanı kapılarına, bilgisayar ekran takip sistemlerinden kullanıcının ruhsal hallerini ölçen algoritmalara kadar uzanan bir baskı zinciri söz konusu. Böylesi teknolojik kullanımların esasen geçmişte kölenin sırtına vurulan kırbaçtan pek bir farkı olmadığı açık.</p>
<p>Bugün halka dayatılmaya çalışılan gündelik yaşamda boş zamanın ise ya evde ya da makbul (!) bir etkinlik ortamında, kültür endüstrisinin rasyonalizasyon sürecinin pençesinde geçirilmesi isteniyor. Bireylerin kalan zamanlarda kullandıkları iletişim araçlarına gelince, tıpkı bir hapishane ortamındaki gibi ayrıntılı biçimde gözetleniyorlar. Hari’nin işaret ettiği<sup><strong>[4]</strong></sup> gibi, web aramalarından sosyal medya kullanımlarına ve kişiler arası özel iletişimlere kadar gözetim altındaki bireyin dijital mahremiyeti ilga edilirken, her birey için birer dijital vudu bebek yaratılıp iğnelerle şekillendirilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Bir tencere içindeki kurbağayı haşlamak için ısının usulca artırılması gibi, tecrit de aşama aşama toplumları kuşatıp ele geçirmeye yöneliyor. Hapishanelerden başlayan tecrit şimdi yeni imkanlarla sokakları, işyerlerini, okulları ve evleri sarıyor. Herkesin baskı ve zorla yalnızlaştırılıp kendi içine kapanması, kendi hücresini inşa etmesi hedefleniyor.</p>
<p>Nedeni çok açık: Trilyonlarca dolar borcun bir göstergesi olduğu yapısal sorunlarla baş edemeyen ABD merkezli yapı, ağır baskı ve zor koşulları olmadan verili kapitalist sistemi ne ekonomik ne siyasal ne de kültürel olarak ayakta tutabilir. Fakat kurmak istediği “tecrit toplumu” için başlattığı kuşatma karşısında, halkların sessiz kalmayacağını öngörmek hiç de zor değil.</p>
<p><strong><sup>***</sup></strong></p>
<p><strong><sup>[1]</sup> </strong>Theodor Adorno, Edebiyat Yazıları, Metis Yayınları, 2012, s. 178.<br><sup><strong>[2]</strong></sup> Giorgio Agamben, Remnants of Auschwitz, Zone Books, 1999, ss. 41-86.<br><sup><strong>[3]</strong></sup> Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Yordam Yayınları, 2016, ss. 92-93.<br><sup><strong>[4]</strong></sup> Johann Hari, Çalınan Dikkat, Metin Yayınları, 2022, ss. 128-129.</p>