<p><strong>Ayşegül TÖZEREN</strong></p>
<p>İki bin yirmi yılı başlarında, dünyanın ezberi bozuldu.</p>
<p>Yaşam birden bire kepenklerini indirmek zorunda kaldı, Gülten Akın şiiri gibiydi her şey: “Beni sorarsan, /Kış işte /Kalbin elem günleri geldi /Dünya evlere çekildi, içlere”</p>
<p>Politik ekolojinin önde gelen isimlerinden Bruno Latour, salgın günlerinde, “her şey durduysa, her şey sorgulanabilir de,” demişti. Her şey dursa da, her şeyi sorgulayabilecek cesaretimiz yoktu. Salgına ilişkin önlemler kaldırıldıktan sonra, kaldığımız yerden devam ettik. Kozmostaki kaos günlerinden insanlığa kalan “sosyal mesafe” kavramı oldu. Sosyal mesafe insanlar arasındaki bir buçuk metrelik boşluk olarak tanımlansa da, kalabalık ortamlardan uzak durmak, zorunlu olmayan buluşmalardan kaçınma gibi davranışlar olarak da karşılık buldu. Bu tarifler, sağlık emekçileri, kargocular, market kuryeleri, filyasyoncular için pek geçerli değildi. Dünya evlere çekildiğinde sokakta olmak zorunda kalanların hikâyesi henüz yazılmadı. Belki bundan o günlerde Albert Camus’nün ‘Veba’sı tekrar tekrar okundu. Fransızca bir sözü hatırlatırcasına, "Plus ca change mais c'est la meme chose!" Ne kadar çok değişirse, o kadar çok aynı kalır!</p>

<p>Geçen günlerde “Taç Utangaçlığı” diye bir ekolojik tanım karşıma çıktı. Tacın kendisi başlı başına bir utanç değil mi diye düşünürken, taç utangaçlığının ne olduğunu anlamaya çalıştım. Okaliptus, sıtka ladini, Japon karaçamı, lodgepole çam, siyah mangrov, kâfur gibi bazı ağaç türlerinde üst dalların bulunduğu tepe tacı olarak adlandırılan kısımları, komşularıyla olan sınırlarında kanal benzeri boşluklar oluşturuyordu. Turgut Uyar’ı hatırlayıp, göğe baktığınızda, taç utangaçlığı görüntüsüyle bezeli gökyüzünü, içinden nehir geçen bir orman sanabilirsiniz… Elbette bu görüntünün bilimsel nedenleri de araştırılmış. Bazı araştırmacılar, ağaçların tepe dalları rüzgarda savrulurken birbirine değip, komşu ağaçların dallarını kırmamak için büyümezler gibi romantik hipotezleri öne sürerken, bazı araştırmacılar komşu ağaçlar birbirinin tepe dallarını kırdıkları için bu kanal görüntüsü oluşuyor demişler.</p>
<p>Yine bazı araştırmacılar böceklerin yayılımının gerçekleşmemesi için “sosyal mesafe” kurmanın, ulu ağaçların savunma mekanizması olduğunu söylemişler. Bazı araştırmacılarsa, Goethe benzeri bir çığlıkla, “daha çok ışık, daha çok ışık” için tepe dallar gökyüzünü örtecek kadar büyümüyor, böylece ışık girebiliyor ve ağaçlar fotosentez yapabiliyor önermesini ortaya koymuş.</p>
<p>Taç utangaçlığı için Forest Carter’sa, "Küçük Ağaç’ın Eğitimi"nde şöyle yazmış: “Ağaçların dallarının birbirine dokunamaması, "Taç utangaçlığı" olarak adlandırılıyor. Bazı ağaç türlerinde, en tepedeki dalların birbirine dokunmaktan çekinmesi anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, doğada zirveye çıktıkça utangaçlık ve başkasının sınırına saygı duygusu artıyor.”</p>
<p>Biz de doğanın zirveye çıktıkça, kendini sınırlamanın yollarını aradığını düşünsek de, doğanın bir bileşeni olan insanlığın benzer güdüde olmadığının hızla farkına varabiliriz. Çünkü salgının üzerinden kısa bir süre geçmişti ki, insanlık, mikro ölçülerle ifade edilebilen bir virüs tarafından - ki o virüs de hatırlarsak taçlıydı – aşağılandığı günleri unuturcasına, görkemli talepkarlığına dönüverdi. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, insanlık kendisini sorgulayacak,” diyenler maalesef yanıldı.</p>
<p>Taç utangaçlığına sahip doğanın zarafeti, bir yandan insanın bitmez tükenmez hırsını ifşa etse de, bir yandan da, güzel bir insanın, büyük bir şairin, Nazım Hikmet’in “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür /ve bir orman gibi kardeşçesine,” dizelerini tekrar hatırlatıyor. Sosyal mesafeyi birbirinden uzaklaşmak için değil, birbirine soluk alabileceği alan bırakmak için yaratıveren doğanın kardeşliği bir kez daha büyülüyor…</p>
<p>Taçların birbirine değmekten çekinmesi, Murat Tosyalı’nın “İçimdeki Hayvanlar” resim serisindeki “Taç” eserini de aklıma getirmedi değil… dikenlerle bezeli o tacı. Kim bilir belki de zirvedekilerin birbirine hep belli bir mesafede durmasının nedeni taçlarındaki dikenleri en iyi onların bilmeleridir. Taç utangaçlığı, belki de kirpi mesafesidir.</p>
<p>Neyse, bu kadar çok taçtan söz ettikten sonra, Altay Öktem’in cümlesi için de unutmayın diyelim… “Zirve bazen aşağıdadır.”</p>