<p>Başlıklarda öne çıkan ölçekler çarpıcı oldukları kadar yaşananların boyutunu göstermeleri bakımından da önemli.</p>
<p>Tek tek, küçük alanların yapılaşmaya açılmasının çok ötesinde, geniş coğrafyaların sürekli olarak maden, enerji ve sanayi yatırımlarına ayrıldığını görüyoruz. Asıl sarsıcı olan ise bu rakamların ardında, yatırımın ömrü dolduğunda yerine koyamayacağımız üretim biçimlerinin, üretimin ekolojik koşullarının, doğal varlıkların ve toplumsal ilişkilerin kaybediliyor olması.</p>
<p>Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki Duru köyünden gelen haber bunlardan biri. İskenderun Demir ve Çelik şirketi, 800 dönümlük tarım ve orman alanına 93 bin güneş paneli yerleştirmek istiyor. En yakın eve mesafe 25 metre.</p>
<p>Köylüler, derelerin ve su varlıklarının da bulunduğu alandaki projenin geçimlerini ortadan kaldıracağını söylüyor. Halkın katılım toplantısında itiraz etmişler. Açıklamalarına göre buna rağmen ÇED olumlu kararı verilmiş. Böylece sadece bir enerji yatırımı için değil, aynı zamanda bir halkın iradesine rağmen köyün geleceğine ilişkin karar alındığını görüyoruz. Halkın katılımı prosedürel bir detaya indirgenirken, krizin maliyetinin kime kesileceği en baştan belirlenmiş oluyor.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>***</strong></p>
<p>Özer Akdemir’in Evrensel’deki bir haberinde ise Eylül’ün ilk haftasında tamamlanan maden ihalelerinin bilançosu gözüme çarpıyor: bir haftada 46 ilde 29 bin 218 hektarlık saha. Haberde aktarılan Polen Ekoloji Kolektifi değerlendirmeleri, ruhsat sınırlarının içinde köylerin, tarım alanlarının, ormanların ve derelerin bulunduğunu gösteriyor. Uşak Banaz’da Çöğürlü köyü bütünüyle saha içinde kalıyor örneğin. Ruhsat sahasının tamamında kazı başlamayacak belki ama insanların yaşadıkları yerler, onların ihtiyaçlarından önce maden yatırımının olanakları üzerinden tanımlanıyor.</p>
<p>İlayda Sorku’nun BirGün’deki Trakya haberi de aynı sürecin birikerek nasıl ilerlediğini anlatıyor. Buna göre bölgede on yılda en az 645 enerji, maden, petrol ve doğal gaz projesine ÇED olumlu ya da ÇED gerekli değildir kararı verilmiş. Şimdi bunlara TPAO’nun ihtiyaç duyacağı taşınmazlar için acele kamulaştırma kararı ekleniyor. Söz konusu ihtiyaç, kuyularla sınırlı da değil. Yolları, boru hatlarını, depolama tesislerini ve diğer altyapıyı da kapsıyor.</p>
<p>Her biri ayrı bir “yatırım dosyası” olarak önümüze gelen bu projeler, bir arada düşünüldüğünde Türkiye kırsalının kullanım hakkına ve orada nasıl bir hayatın sürdürülebileceğine ilişkin bir tercihi ortaya koyuyor. Kendimizi tekrar etmek pahasına söyleyelim: Sanayi sermayesinin enerji ve hammadde ihtiyacı, kırsal yaşamın devamlılığının önüne geçiriliyor. Ve bu tercih her yeni izinle, tahsisle ve kamulaştırmayla biraz daha yerleşiyor…</p>
<p>Oysa bu alanlar halihazırda geçimlik üretim alanları. İnsanlar toprağı işliyor, hayvanlarını otlatıyor, sudan ve ormandan yararlanarak geçimlerini sürdürüyor. Fakat ne yazık ki şirketin üreteceği elektrik ya da çıkaracağı maden ekonomik kazanç olarak hesaplanırken kaybedilecek üretim ve geçim olanakları aynı ağırlıkla değerlendirilmiyor. Kırsalı salt bir hammadde deposu olarak gören bu anlayışın tek çıktısı ise toplumsal eşitsizlikleri daha da derinleştirmek olacaktır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>***</strong></p>
<p>93 bin güneş paneli, 800 dönüm arazi, 46 ilde 29 bin hektarlık maden sahası, on yılda 645 proje…</p>
<p>Yakında COP31 var. Yakında COP31 var. Türkiye kırsalı, sermayenin ihtiyaçlarına tahsis edilmiş bir sanayi coğrafyasına dönüştürülmeye devam mı edecek yoksa toprağın, suyun ve üretimin geleceği, halkın ihtiyaçları ve doğanın kendini yenileyebilmesinin koşulları gözetilerek mi belirlenecek soruları önem kazanıyor. İklim politikasının yönünü tartışmak, insanların geçimlerini nasıl sürdüreceğini, kentlerde ve kırsalda nasıl yaşayacağını ve bütün bunlara kimin karar vereceğini tartışmayı gerektiriyor. Bugünkü kararlar, iktidarın tercihi konusunda fazla belirsizlik bırakmıyor.</p>
<p>Bu tercihi değiştirecek bir siyasetin ise kırda ve kentte yaşayanları güvenceli geçim, sağlıklı bir çevre ve yaşamlarını belirleyen kararlarda söz sahibi olma talepleri etrafında ortak bir programda buluşturması gerekiyor. </p>
<p>Kamusal mülkiyeti, demokratik planlamayı ve halkın karar hakkını esas alan bu programın hedefi, yatırım kararlarını ve kaynakların kullanımını belirleyen iktidar ilişkilerini değiştirmek olmalı. Yaşamı savunan mücadelelerin biriktirdiği güç, ülkenin nasıl ve kim için yönetileceğine ilişkin bir seçeneğe dönüştürülebildiği ölçüde kalıcı kazanımlar yaratabilir.</p>