<p>Friedrich-Ebert Vakfı Türkiye Temsilciliği, kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP31 öncesinde iklim değişikliğine bağlı krizin emekçiler üzerindeki etkilerine ve sendikaların mücadeledeki rolüne odaklanan “İklim Zirvesi ve İşçiler: COP31 Yolunda Sendikal Mücadele” başlıklı çalışmayı yayımladı.</p>
<p>Sendika Uzmanı Kıvanç Eliaçık tarafından derlenen çalışma, iklim krizini çevresel bir sorunla sınırlamak yerine emeğin haklarını ve geleceğini tehdit eden yapısal bir kriz olarak ele aldı.</p>
<p>Çalışmada, enerji ve üretim sistemlerinin dönüşümünün maliyetinin işçilere ve yoksul toplumlara yüklenmesine karşı Adil Geçiş yaklaşımı öne çıkarıldı. Adil Geçiş ile fosil yakıtlardan çıkış, işçilerin işsiz bırakılması pahasına yürütülemeyecek, mevcut işlerin korunması, yeni yeşil işlerde sendikal hakların güvence altına alınması ve çalışanların yeni beceriler kazanması sağlanacak.</p>

<h2>BİZSİZ KARAR VERİLEMEZ</h2>
<p>Çalışmada sendikaların ve uzmanların temel itirazı, iklim politikalarının işçilerin dışında tasarlanması oldu. Güney Afrika’nın en büyük sendikal konfederasyonlarından COSATU’nun Sosyal Kalkınma Politikaları Koordinatörü Boitumelo Molete, iklim politikalarının sahadaki gerçekliğinden kopuk olduğunu şu sözlerle belirtti:</p>
<p><em>“İklim müzakerecilerinin büyük bölümü, iklim acil durumunun işçiler üzerindeki gerçek etkilerinden tamamen kopuk durumda. Üyelerimiz sıcak hava dalgaları sırasında hastalanıyor ve ciddi gelir kayıplarına uğruyor.”</em></p>
<p>Molete, dönüşümün işçiler adına tepeden belirlenmesine karşı çıkarken, “Bizsiz, bizim hakkımızda karar verilemez!” dedi. Uluslararası iklim taahhütlerinin yoksul topluluklar ve işçiler aleyhine kullanılmasına izin vermeyeceklerini belirten Molete, işçilerin dönüşümün mağdurları değil, öznesi olması gerektiğini vurguladı.</p>
<h2>DÖNÜŞÜM KRİZE DÖNÜŞTÜ</h2>
<p>Çalışmada Güney Afrika’daki Komati termik santralının kapatılması, işçilerin karar süreçlerinden dışlandığı dönüşüm politikalarının başarısızlığına örnek gösterildi. 2022’de kapatılan santralın yerine yenilenebilir enerji projeleri planlandı ancak süreç işçilerin katılımının sağlanmaması ve plansızlık nedeniyle krize dönüştü. COSATU, bu yaklaşımı “teknokratik acelecilik” olarak tanımladı. Sendikaların talebi, tesislerin yalnızca kapatılması değil, o tesislerde çalışan insanların geleceğinin de planlanması oldu.</p>
<p>ITUC Adil Geçiş Merkezi Direktörü Giulia Laganà da sendikaların mücadele araçlarını yeniden güçlendirmesi gerektiğini belirterek “Klasik sendikal taktiklere geri dönüş zamanı geldi” dedi.</p>
<p>Dönüşümün yalnızca emisyon ve enerji kapasitesi üzerinden değerlendirilemeyeceğini belirten Laganà, şunları söyledi: “Adil geçiş sadece ‘kaç derece ısınma’ ya da ‘kaç megavat enerji’ meselesi değil; yerli toplulukların, kadınların, işçilerin ve azınlıkların haklarının korunması meselesidir.”</p>
<p>Laganà, iklim krizine karşı mücadelenin siyasi bir tercih olduğunu ise, “İklim krizini çözmek bir siyasi irade meselesidir; sendikalar hükümetleri bu iradeyi yeniden kazanmaya zorlayabilir. Fosil yakıtların uzun vadede hiçbir geleceği yok, bu sektör zaten ölüyor” ifadeleriyle vurguladı.</p>
<h2>'SADAKA' DEĞİL KAYNAK</h2>
<p>Çalışmada iklim krizinin küresel eşitsizlikleri derinleştirdiği de vurgulandı. COP29’da kabul edilen yıllık 300 milyar dolarlık iklim finansmanı hedefinin, Küresel Güney’in trilyon dolarlara ulaşan ihtiyaç karşısında yetersiz olduğu kaydedildi. Nobel ödüllü ekonomist Esther Duflo, zengin ülkelerin tarihsel sorumluluğuna dikkat çekerek iklim krizinin maliyetinin yoksul ülkelere bırakıldığını söyledi. </p>
<p>Duflo, “İklim değişikliğinden biz sorumluyuz; ancak bunun bedelini yoksul ülkeler hayatlarıyla ödüyor. Bu yıkımın maliyetini yılda en az 500 milyar Amerikan doları olarak hesaplıyorum. Her yeni iklim konferansında yoksul ülkelere 100 milyar dolar ayırma sözü veriyoruz. Oysa bu komik rakam, onlara verdiğimiz devasa zararın karşılığı olmaya yetmez. Dahası, bu para bile fiilen ödenmiyor” şeklinde konuştu.</p>
<p>Afrika, Latin Amerika ve Asya-Pasifik’teki sendikaların ise iklim politikalarının yeni bir “yeşil sömürgecilik” biçimine dönüşmesine karşı çıktığı aktarıldı. Sendikalar, zengin ülkelerin tarihsel sorumluluklarını yerine getirmesini ve Küresel Güney’e sağlanacak iklim finansmanının borç değil hibe olarak verilmesini talep etti.</p>
<h2>ŞİRKETLERİN İNSAFINA BIRAKILDI</h2>
<p>Çalışmada bir diğer dikkat çekici başlık şirketlerin iklim politikaları oldu. “Yeşil aklama” olarak tanımlanan uygulamalarla şirketlerin mevcut sömürü modellerini sürdürürken çevre dostu bir görüntü yaratmasına tepki gösterildi.</p>
<p>Bağlayıcı olmayan “adil geçiş” taahhütlerinin de dönüşümü şirketlerin insafına bıraktığı belirtildi. İşçilerin gelir, istihdam ve sendikal haklarının güvence altına alınmadığı bir dönüşümün toplumsal tepki yaratacağı ve “yeşil geri tepme” riskini büyüteceği ifade edildi.</p>
<p>ITUC İklim Sorumlusu Bert De Wel, hükümetlerin iklim krizine karşı somut adımlar atmakta yetersiz kaldığını belirterek “Hükümetler, emisyon azaltımı ile finansman açıklarını kapatacak inandırıcı ve somut bir yanıt üretmeyi maalesef yine başaramadı. Adil Geçiş, hükümetlerin raporlarında sadece bir ‘kutucuk işaretleme’ formalitesi değildir. Sendikalarla ortak çalışmak, toplumda iklim politikalarına yönelik rızayı ve desteği büyütür. İşçileri ve haklarını dışarıda bırakan hiçbir iklim planı, arkasında trilyon dolarlık bütçeler olsa bile asla hedefine ulaşamaz” dedi.</p>
<h2>DÜNYADAN ÖRNEKLER</h2>
<p>Çalışmada, iklim krizinin yarattığı dönüşümün işçilerin hakları korunarak yürütülebileceğini gösteren çeşitli örneklere de yer verildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden verilen çarpıcı örnekler şöyle sıralandı: </p>
<p>- İspanya’da Valensiya’daki sel felaketinin ardından uygulamaya konulan “Çalışma Kalkanı” kapsamında işçilere dört güne kadar ücretli “iklim izni” hakkı tanındı ve afet dönemlerinde işten çıkarmaların önüne geçildi.</p>
<p>- Almanya’da taş kömürü madenlerinin kapatılması yaklaşık 20 yıla yayıldı. Böylece dönüşüm planlı biçimde yürütüldü ve tek bir işçinin zorla işten çıkarılmaması sağlandı.</p>
<p>- Avustralya’da ise Geelong’daki eski Ford fabrikasının bulunduğu alanda kurulan Vestas Yenilenebilir Enerji Merkezi, geleneksel sanayi sektöründeki işçilerin temiz enerji sektöründe istihdam edilmesine örnek oluşturdu.</p>
<p>- Danimarka’da enerji şirketi Ørsted’in sendikalarla imzaladığı küresel çerçeve sözleşmesi ise ülkedeki işçi haklarının şirketin dünya çapındaki faaliyetlerine taşınmasını sağladı.</p>
<h2>MASADA EMEKÇİYE YER AÇIN</h2>
<p>COP30’da kabul edilen Belém Eylem Mekanizması (BAM) da çalışmanın öne çıkardığı kurumsal kazanımlar arasında yer aldı. Mekanizmanın, işçilerin, sendikaların, kadınların ve yerli halkların iklim müzakerelerinde resmi ve kalıcı bir çalışma alanına sahip olmasını sağladığına vurgu yapıldı.</p>
<p>Çalışmada ayrıca Güney Afrika’daki hükümet, iş dünyası ve sendikaları aynı masada buluşturan NEDLAC yapısı sosyal diyalog açısından örnek gösterildi.</p>
<p>Ancak Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yeşil dönüşüm için kritik minerallerin çıkarılması sırasında çocuk işçiliği ve ağır sömürü koşullarının sürmesi, “yeşil dönüşüm” söyleminin tek başına adalet anlamına gelmediğini ortaya koydu. Nijerya’nın Nijer Deltası’nda ise petrol şirketlerinin yarattığı çevre tahribatı ile bölgedeki işçilere alternatif bir geçim olanağı sunulmadan fosil yakıt sektöründen çıkılması arasındaki çelişki öne çıkarıldı.</p>
<h2>EN ACİL GÜNDEMLERDEN</h2>
<p>Çalışmanın derleyicisi Eliaçık, iklim krizinin artık doğrudan çalışma yaşamının merkezine yerleşmesine ilişkin “İklim krizi; fabrikadaki havalandırma sistemlerinden tarladaki kavurucu sıcaklara … her boyutuyla artık işçi sınıfının en acil gündemlerinden biridir. Karşı karşıya olduğumuz bu süreç, sadece çevresel bir değişimden ibaret değil; emeğin haklarını ve geleceğimizi doğrudan tehdit eden yapısal bir krizdir. Tam da bu yüzden sendikalar, iklim adaleti mücadelesinin en önemli kurucu öznelerinden biri haline gelmiştir” ifadeleri kullandı.</p>
<h2>ÇÖZÜM BELLİ</h2>
<p>Çalışmanın vardığı sonuç işçilerin ve sendikaların dışında tasarlanan iklim politikalarının, dönüşümün maliyetini yine emekçilere yüklemesi oldu. Adil Geçiş, bu nedenle yalnızca enerji sektörünün dönüşümü değil, çalışma hakkının, sosyal güvencenin ve kamusal kaynakların nasıl paylaşılacağına ilişkin siyasi bir mücadele alanı olarak ele alındı. Antalya’da düzenlenecek COP31 ise Türkiye’deki emek hareketi açısından bu tartışmayı küresel iklim gündemine taşıyacak önemli bir eşik olarak gösterildi. Çalışmada, iklim krizine karşı mücadelenin işçi mücadelesinden ayrı düşünülemeyeceği mesajı verildi.</p>